27-29/03/2009 Australian Grand Prix Melbourne, Avustralya Kazanan: Button, J.
03-05/04/2009 Malaysian Grand Prix Kuala Lumpur, Malezya Kazanan: Button, J.
17-19/04/2009 Chinese Grand Prix Şangay, Çin
24-26/04/2009 Bahrain Grand Prix Manama, Bahreyn
08-10/05/2009 Spanish Grand Prix Catalunya, İspanya
21-24/05/2009 Monaco Grand Prix Monte Carlo, Monako
05-07/06/2009 Turkish Grand Prix İstanbul, Türkiye
19-21/06/2009 British Grand Prix Silverstone, İngiltere
10-12/07/2009 German Grand Prix Nürburg, Almanya
24-26/07/2009 Hungarian Grand Prix Budapeşte, Macaristan
21-23/08/2009 European Grand Prix Valencia, İspanya
28-30/08/2009 Belgian Grand Prix Spa-Francorchamps, Belçika
11-13/09/2009 Italian Grand Prix Monza, İtalya
25-27/09/2009 Singapore Grand Prix Singapore City, Singapur
02-04/10/2009 Japanese Grand Prix Suzuka, Japonya
16-18/10/2009 Brazilian Grand Prix São Paulo, Brezilya
30/10-01/11/2009 Abu Dhabi Grand Prix Abu Dabi, BAE
Underworld: Rise of the Lycans
05 Mar 2009Karanlıklar Ülkesi 3: Lycanların Yükselişi

Serinin son filmi Karanlıklar Ülkesi 3: Lycanların Yükselişi tüm olayların başlangıcına dönüyor. Kurtadamlar ve Vampirler arasında ki savaşın asıl nedenini bize açıklıyorlar. Daha öne Viktorun (Bill Nighy) Lucianın (Michael Sheen) sevdiğini kadını öldürdüğünü izlemiştir.Bu filmler birlikte bunun nedenine dönüyoruz.
Daha önce Cube serisinde olduğu gibi her şeyin başlangıcının anlatıldığı ilk film son oluyor seriye. Lycanlar, köle olarak yaşayan herkes gibi bir gün özgürlüklerini elde edebileceğini fark etmeleri her şeyi değiştirdi. Üstelik Sonjanın ölümü olayları daha da hızlandırdı.

Hırs ve nefretle bir devrim gerçekleşti ve vampir ırkının büyük bir kısmı yok edildi. Bundan sonra olanları hepimiz biliyoruz ilk ve ikinci film bundan sonraki olay örüntüsünü bize yeterince anlatmakta…
Hediye
03 Mar 2009Yeni yıla dair okuduğum küçük bir hikayeyi paylaşmak istiyorum. İnsanı insan yapan en önemli şeylerden biri sevgiyse eğer, bu hikaye bunun en güzel tasviridir. Yani insanlığımızın tasviridir.
“Tam bir dolar seksen yedi senti vardı. O kadar, ne bir sent eksik, ne bir sent fazla!.. Bunun da altmış senti penniden ibaret ufaklıktı. Bu pennileri teker teker bakkal, kasap, manavla çekişe çekişe pazarlık ederek ve her defasında satıcıların cimrilik isnatları karşısında utancından kıpkırmızı kesilerek biriktirmişti. Della paraları üç defa saydı. Bir dolar seksen yedi sent, o kadar! Halbuki ertesi gün Noel’di.
Kendini odadaki partal divanın üzerine atıp hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka çare yoktu. Della da böyle yaptı.
Della’nın evi, haftada sekiz dolara tutulmuş mobilyalı bir apartman! Tasvire değer bir hali yok. Tam bir fakirhane! Aşağıda antrede, içine tek bir zarf sığdırmaya imkan olmayan bir mektup kutusu ile ölümlü bir elin asla çaldıramayacağı bir zil vardı. Kapıda da “Mr. James Dillingham Young” ismini taşıyan bir kart asılı idi.
Mr. James Dillingham eve geldiği vakit size evvelce Della diye takdim ettiğimiz karısı kendisine “Jim” diye hitap eder, boynuna sarılarak onu bağrına basardı.
Gözyaşları dindikten sonra Della eline bir ponpon alarak yüzünü pudraladı. Pencerede durarak apartmanın o kasvetli arka avlusundaki bulut rengi bir parmaklık üzerinde yürüyen bulut rengi kediyi aptal aptal seyretti. Ertesi günü Noel’di. Jim’e bir hediye alabilecek yalnız bir dolar seksen yedi senti vardı. Bu pennileri aylardan beri birer birer biriktirmişti. Halbuki şimdi hiçbir işe yaramadıklarını görüyordu. Haftada yirmi dolara pek bir şey yapmaya imkan yoktu. Masraf umduğundan fazlaya çıkıyordu. Zaten her zaman öyle olur!.. Şimdi Jim’e hediye alacak yalnız bir dolar seksen yedi senti vardı. Sevgili Jim’ine güzel bir şey almak hususunda hülyalar kurarak bir çok mesut anlar yaşamıştı. Güzel, nadir, parlak bir şey, Jim’e ait olmak şerefi ile az çok mütenasip bir hediye.
Pencereden uzaklaşarak kendini aynanın önüne attı. Gözleri pırıl pırıl yanıyordu, ama yirmi saniye içinde rengi uçuvermişti. Saçlarını çözerek omuzlarının üzerine döktü.
James Dillingham Young Ailesi’nin iftihar ettikleri iki şeyleri vardı. Birisi Jim’in babasından intikal eden ve aslında büyük babasına ait olan altın saat, diğeri ise Della’nın saçları idi. Apartmanın hava deliğinin karşı tarafında Saba Melikesi otursaydı Della, kraliçenin mücevherlerini kıymetten düşürmek kastiyle, o güzel saçlarını pencereden dışarı sarkıtırdı. Hazreti Süleyman apartmanın kapıcısı olsa ve bütün servetini, elmaslarını, bodrumda bulundursaydı, Jim ihtiyarı kıskandırıp hasetle sakalını kaşıttırmak için önünden her geçişinde cebindeki saati çekip bakar gibi yaparak gösterirdi. Della’nın saçları altın renkli bir çağlayan gibi parlayarak ve dalgalanarak dizlerine kadar döküldü ve bir elbise gibi vücudunu örttü. Bununla beraber Della, saçlarının uzun müddet böyle kalmasına müsaade etmedi. Sinirli ellerle hemen topladı. Bir aralık bir an için durdu. Tereddüt eder gibi oldu. Yerdeki kırmızı tüyleri dökük halıya bir iki damla gözyaşı aktı.
Della, gözlerinin yaşı kurumadan kahverengi ceketini kapıp aynı renkteki şapkasını başına geçirdiği gibi, eteklerini savurarak kapıdan fırladı. Merdivenleri inip sokağa çıktı.
“Mm. Sofronie. Her nevi saç levazımı” ibaresini taşıyan bir tabelanın önünde durdu. Bir hamlede kendini yukarıda buldu. İriyarı, süt beyaz, soğuk bir kadın olan Madam Sofronie’ye nefes nefese:
- Saçlarımı alır mısınız? diye sordu.
Madam:
- Saç alırım ama şapkanı çıkar da bir bakalım, cevabını verdi. Della altın renkli, çağlayana benzeyen saçlarını döküverdi.
Madam, saçları pişkin bir alıcı eli ile bir yokladıktan sonra.
- Yirmi dolar, dedi.
Della:
- Peki. Derhal, cevabını verdi. Ondan sonraki iki saati pembe bir bulut üstünde uçar gibi sevinçle nasıl geçirdiğini bilmiyordu. Edebiyat bertaraf, Jim için istediği hediyeyi bulmak arzusu ile dükkanların altını üstüne getiriyordu. Nihayet bulabildi. Hasseten Jim için yapılmış bir şey? Dükkan dükkan gezmiş, hiçbirinde buna benzer bir şey görmemişti. Platin bir saat zinciri. Kıymeti, fazla gösterişli süslerde değil, deseninin sadeliğinde ve kibarlığında idi.
Bütün iyi şeyler böyle olmalıdır. Zincir Jim’in o emsalsiz saatine layık derecede güzeldi. Della ilk nazarda kararını verdi. Zincir tıpkı Jim gibi idi. Gösterişsiz, fakat kıymetli. Kocasını da, zinciri de aynı şekilde tarif etmek mümkündü, yirmibir dolar verdi. Bu zinciri taktıktan sonra Jim artık, saatine nerede olsa bakabilir, daha doğrusu bakmaya heveslenebilirdi. Halbuki, şimdi o emsalsiz saate, bir kayışa asılı olduğundan hep gizleyerek bakıyordu. Eve avdet ettikten sonra Della’nın sarhoşluğu biraz geçti. Aklı başına gelerek ihtiyatlı hareket etmeyi düşündü. Saç maşalarını çıkartarak hava gazını yaktı. Ve aşkla cömertliğin birleşmesinden doğan tahribatı tamire koyuldu. Sayın dostlar, burun kıvırıp geçmeyin. Bu her zaman muazzam bir iştir. Müthiş bir iş!. Kırk dakika zarfında saçları mektep kaçağı bir çocuk kafası gibi kıvrım kıvrım olmuştu. Della aynadaki aksini tenkitçi bir nazarla uzun uzadıya dikkatle seyretti.
Kendi kendine:
- Jim bu halimi görüp de ilk bakışta öldürmezse iyi. Tiyatro kızlarına benzetecek ama ne yapayım. Bir dolar seksen yedi sentle ne alınabilirdi ki, dedi.
Yedi buçukta kahve pişirilmişti. Tava da sobanın arkasına yerleştirilerek ısıtılmış olan pirzolaları kızartmak üzere hazırlanmıştı.
Jim, hiç geç kalmazdı. Della zinciri avucuna alarak kapının yanındaki masanın başına oturdu. Kocasının, merdivenlerin ilk basamağındaki ayak seslerini duyunca bembeyaz oldu. Gündelik, en basit şeyleri için dua etmeyi adet etmişti.
- Büyük Allahım! Yalvarırım sana, ne olur, saçlarımı beğendir, diye mırıldandı.
Jim kapıyı açtı ve içeri girip arkasından kapadı. Zayıf ve pek ciddi bir hali vardı. Zavallı henüz yirmi iki yaşında, aile yükü taşıyordu. Yeni bir pardesüye ihtiyacı vardı, ellerinde eldiven yoktu. Odaya koku almış bir av köpeği gibi etrafına kayıtsız bir halde bakınarak girdi. Gözleri Della’ya dikilmişti. Della bu dik nazarların manasını anlamayarak korktu. Bu nazarlar ne hayret, ne hiddet, ne dehşet, ne beğenmemezlik, yani genç kadının hazırlandığı hislerden hiçbirini ifade etmiyordu. Jim, yüzünde o garip ifade ile nazarlarını karısına dikmiş sadece bakıyordu.
Della masanın yanından kıvrılarak yaklaştı.
- Jim, şekerim ne olursun öyle bakma, diye yalvardı. Saçımı kesip sattım. Noeli sana hediye almadan geçiremezdim, ölürdüm. Ne olacak yine büyür. Affediyorsun değil mi? Ne yapayım başka çarem yoktu. Saçlarım çabuk büyür. Unutalım bunu, haydi Jim, şekerim. Noel’in mübarek olsun de de barışalım. Ne güzel ne hoş bir hediye aldığımı tasavvur edemezsin, dedi.
Jim zihnini yoracak kadar düşünüp taşındığı halde bir türlü anlayamamış gibi yavaş yavaş:
- Saçını mı kestin, dedi.
Della:
- Kesip sattım. Bu halimi beğenmedin mi? Eskisi kadar sevmedin mi? Saçsız da yine aynı insan değil miyim, diye yalvardı.
Jim etrafına şaşkın şaşkın baktı. Nihayet aptallaşmış gibi:
- Saçımı kestim mi dedin, diye cevap verdi.
Della:
- Evet, kesip sattım diyorum, diye izah etti. Yavrucuğum bu akşam Noel! Beni mazur gör, affet. Senin uğruna gitti, deyip ciddi bir tatlılıkla:
- Saçlarımın tellerini saymak belki mümkündür ama sana olan sevgimi ölçmek imkansızdır. Şekerim, pirzolaları ateşe koyalım mı? diye sordu.
Jim, daldığı rüyadan uyanır gibi oldu. Della’cığını kollarına aldı, pardesünün cebinden bir paket çıkararak masanın üstüne attı.
- Dellacığım, aldanıyorsun. Saçını nasıl kesersen kes, hiç fark etmez. Sana olan sevgimde hiç değişiklik yapmaz. Paketi açarsan birdenbire neden afalladığımı anlarsın, dedi.
Della beyaz parmakları ile kağıdı yırtarak ipleri kopararak paketi açtı. Açmasıyle feryadı basması bir oldu.
Gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
Paketten Della’nın Broodway’de bir vitrinde görüp uzun müddettir arzuladığı taraklar çıkmıştı. Kaplumbağa kabuğundan yapılmış elmas kenarlı o güzel taraklar işte önündeydi. Renkleri de saçlarına ne kadar uyuyordu. Pahalı olduklarını bildiğinden hiç ümide kapılmadan beğenmiş ve arzulamıştı. Hiç beklemediği olmuştu. Ama ne çare ki pek tamah ettiği bu canım tarakları süsleyecek lüleler gitmişti. Della nihayet kendini toplayarak kocasının getirdiği hediyeleri bağrına bastı. Gülümseyerek kocasına baktı.
- Şekerim, saçım pek çabuk uzar, deyip tüyleri tutuşan bir kedi gibi yerinden fırlayarak:
- Ay unutuyordum, diye bağırdı.
Jim alınan güzel hediyeyi görmemişti. Della avucunu açarak sevinçle kocasına uzattı. Bu kıymetli, fakat donuk maden genç kadının ruhundaki ateşin aksi ile parlar gibi oldu.
- Şekerim, güzel değil mi? Bütün şehri altüst ettikten sonra bulabildim. Saatini ver bakalım nasıl yakışacak, dedi.
Jim, Della’nın dediğini yapacak yerde kendini sedire attı. Ellerini başının arkasına koyarak gülmeye başladı.
- Della sevgilim, Noel hediyelerimizi bir kenara koyup bir müddet saklayalım. Bugünkü halimize uygun değil. Biraz fazla. Tarakları almak için saati sattım. Pirzolaları koy bakalım ateşe, dedi.
….
İsa’ya doğduğu zaman hediye getiren Mecusiler akıllı insanlardı. Noel’de hediye vermek adetini onlar keşfettiler. Akıllı oldukları için daima uygun hediyeler getirirler ve çift olanları değiştirirlerdi.
Birbirleri için en kıymetli şeylerini feda eden iki akılsız gencin bir vakasını hikaye ettim. Fakat bugünün akıllı gençlerine şunu hatırlatmak isterim.. Bu iki gencin birbirine verdikleri hediyeden daha uygunu olamazdı. Alıp verilen armağanlar arasında bunlarınkinden daha uygunu yoktur. Günümüzün hakikaten kıymetli insanları işte bu gibilerdir.”
Sonsuz Hayat
03 Mar 2009Siyah örtü tekrar çekilmişti, bulutlar siyahın büyüsüne kapılıp kaybolmuş, yıldızlar ise her zamankinden parlaktı. Gökyüzünün gerçek yıldızı ise; geceye bekçilik eden samimi ve ağırbaşlı aydı. Gökyüzünün bu sessiz mükemmelliğini sadece biri görüyordu. Gönlündeki derinlikte kaybolmuş, elinde gazete kağıdına sarılmış bir şişe, üstünde yeni sahibine alışmaya çalışan bir ceket, cekete karşı gelen hayatın izleri ile yamanmış bir pantolon. Bunlara sahip olduğunu sanan, gecenin kardeşi bu adam
Gözleri ay ışığına takılmıştı, bugün onun tek arkadaşı gece ve de masum aydı. Aklında ise düşünceleri, düşüncelerinin içinde ise çapulcu hesaplar. Birden sessizlik bozulmuştu, adam durdu ve ağzından tek kelime çıktı:
Evet.
Bu tek kelime, yaşlı adamın bütün hayatını anlatıyordu, bir şeyleri yaşamış, dertler havuzunda yüzmüş ve karar vermişti. Koca altmış yıllık çınarın altında gölgelenen bir düşüncenin hayata kazandırılmasıydı bu tek söz. Birden ayağa kalktı, yürümeye başladı, ilerlediğini sansa da olduğu yerde duruyordu, gölgesi kızgın denizde sallanırcasına yalpalıyordu. Mantığı yine duygularına yenilmişti. İlerledi, sadece ilerledi. Biliyordu; ne yapacağını ne diyeceğini biliyordu artık. Onu tutan ise hiçbir şey yoktu, içmiş olduğu alkol ve uzun zamandan beri kullandığı ayakları hariç hiçbir şey. Zaten bütün yaşamı boyunca kendini durdurmamış mıydı? Yine adım atmaya başladı, yürüyordu ama aklı ile ayakları, üstündeki pantolon ve ceket kadar düşmandı. Birkaç adımdan sonra durdu, yere baktı. Önce kendini gördü, tıpkı aklı ve suratı gibi bulanıktı görüntüsü. Kızdı, elindeki şişeyi yere doğru fırlattı, görüntüsü bir anda kayboldu, gelecekten haber verir gibiydi. Kalbindeki hislerle birlikte kaybolmuştu yansıması. Suratındaki isyanla yukarı baktı, yıldızlara kızıyordu, lanet olası siyahı sevmiyordu; O bulutları görmek, onlara sarılıp yaşamak istiyordu. Ay a doğru mahcup, yalvaran gözlerle baktı. Bulutları göstermesi için yalvarıyordu fakat istediği olmadı. Suratı hiddetle yere çöktü, yerde yine kendisini gördü, gökyüzünde görmediğini yerde görüyordu. Dikkatlice baktı kendisine, sadece kendisi yoktu orada, çok istediği bulutları da oradaydı. Onlara ulaşmak için çabaladı belki de hayatında uğraşmadığı kadar onlara ulaşmaya çalışıyordu. Ömründeki ilk adımı attı; duyguları, kalbi ve mantığı boşluğa düşmüştü ama bedeni bulutların onu okşamasıyla mutluluk doluydu. Büyük bir şeyi unutmuştu yine; ufak bir mutluluk için arkasına tekrar bakmaya fırsat vermeden dünyanın kapısını kapamıştı, suratındaki mutluluk gözlerindeki ışıkla ve gönlünden kopan bir sözle:
Elveda, elveda…
Akdeniz
03 Mar 2009Büyük üstad Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın bir şiiri benim gözümden akdenizi ancak bu kadar güzel anlatabilir. Şair demiş ya; “görünenle olmak ve düşünmek görünmeyenle” diye, ne güzel demiş. Akdeniz insanın damağında öyle bir tata bırakıyor ve bu tadın acı olduğunu da yine şair söylüyor pek yazacak birşey yok aslında sadece şairi dinleyip, şiiri okumak var:
Akdeniz Acılıydı
Denizin sakladığı bir şey var
Sevmek der kimi,
Kimi unutulmak.
Peki neden üşütür hep
Bu ağustos gecesinde
Karanlığın büyüklüğü?
Beni düşünme, dedindi ayrılırken
Düşünmüyorum ki
Düşüncem sende kalmış.
Akdeniz Acılıydı
De bana nasıl öldürebilir kişi kendini
Sevgiyçin.
Sonra nasıl düşünebilir deniz deniz
Sonra nasıl sever?
Güzellikle çirkinlikle ilgin yok
Büyüksün
Ve varsın her oluda
Buğdaydan yalıma dek.
Duy gecenin üstünden
Seni düşündükçe
Öyle yaslıyım ki
Yeryüzünün bütün sevgilerine gülüyorum.
Yağmurda Yürürken Ağlamak…
03 Mar 2009Hayatın gözyaşlarıyla yarışmaktır.kim daha çok yağacak diyerek gökyüzüyle bahse tutuşmaktır.sen mi güneşi daha çok sevdin yoksa ben mi onu diye yüzünü bulutlara çevirerek haykırmaktır yağmurda ağlamak ve bu yazı da yaşayabildiğimiz, damlalarımızın tükenmediği ve sevgilerin kirlenmediği bir yüzyılda kaleme alınmıştır.
“susarken saatleri gecenin senden geriye kalan acılar içinde sesini aradım günlerce,oysa adı vardı sevdanın sadece..bulamadım.çok yaklaşmıştım oysaki sesine,kulağımda çınlar olmuştu nefesin sonra sustum bir süre belki beni seninle gidemedi?im yerlere götürür dedim o sesin..
gökyüzü güneşi örtüyordu,yapayalnızdı bulutlar yağmur bile yağmaz olmuştu,nisan ayıydı aşk bir dengesizlikti belki tıpkı ben gülerken gülüşüme belli belirsiz destek atan güneş gibi,hüznüme katmıştım yağmuru korkuyordum ağlamaktan ya yağmurdan daha fazla yağarsam ya kendi kendimi boğarsam diyordum..sığınacak bir çıkıntı arıyordum senden farklı senden uzak senden ayrı olan, senle doldurduğum tüm sığınakların beni dışarı attığı gerçeğini unutamıyordum..derken,sokağın başından bir güneş doğuveriyordu, annem yağmura aldırmaksızın sığındığım sokaklarda,caddelerde beni arıyordu unut! demek için..ama seven gönül sözle avutulmuyordu,yağmur doğan güneşe inat içimden kanıyordu..sonra gece oluveriyordu ansızın,insanlar koşar adım uzaklaşıyorlardı benden her gittiğim yere kara çalınıyordu,umut mevsimleri tükeniyordu ömrümde,4ken 2ye iniyordu hayatım ve sonra 2 iken 1 e,bir ben kalıyordum amansız,sonbahar ve kış oluyordum zamansız..
senden geriye kaldırım boyu akan o damlalar sıralanıyor ve mazgalların bilinmezliğinde kayboluyordu,kim bilir daha nice sevdaları yutmuştu o sokaklar..ben yağmur olup yağıyordum,içimde bir sen oluyordu..yüzün güneş olup doğuyor,başka yüzleri aydınlatıyordu..ben kış olup üşüyordum,sen de mevsimler durmadan değişiyordu..ben o yağmurdan hep korkarken, senin izlerin korkmadan yağarak hep alnımın çatına vuruyordu..ve nefesin kim bilir bilmediğim hangi ülkelerde kimlere ses veriyordu..kim bilir!”
Koşmak…
02 Mar 2009Hedefe ulaşmak için atılan seri adımlardır.
Ademoğlu neyin peşinden koştuğunu bilmesi gerekir.Bazen koştuğu şey aşktır,bazen yetişilmesi gereken vapurdur.Aşk koşupta yorulmamaktır,vapur ise yeni yakılmış bir sigarayı atmayacak kadar umursamaz olup diğerini beklemektir.İlkinde kan basıncın artar aptallaşırsın,ikincisinde sigarandan bir nefes daha alıp rahatlarsın.Aşk için koşuyorsan vardığın yer hayal ettiğin yerdir,vapur için koşuyorsan vardığın yer gitmen gereken yerdir.
Bazen de kısık notalarla taçlandırılmış,sonu gözyaşlarıyla biten bir oyunun perdesine yetişip sonunda vazgeçmektir.
Hello world!
01 Mar 2009Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!